Ulusal Devletler ve Diller

Birinci Dünya Savaşı sonrasında dört imparatorluğun çökme­sinden çok önce, ulusçuluk akımları özellikle Osmanlı İmpara­torluğu topraklarında, Balkanlarda ortaya çıkmış, bu doğrultuda bir dizi ulusal devlet, kendilerini destekleyen yabancı güçlerin de yardımlarıyla art arda bağımsızlıklarını kazanmışlardı: Yuna­nistan (1829), Sırbistan (1817′de yarı bağımsız, 1878′de tam bağımsız), Romanya (1877), Bulgaristan (1878). Giderek Mısır bile, hem de Türk kökenli Osmanlı valisi Mehmet Ali’nin ön­derliğinde bağımsız bir ülke konumuna gelmeyi başarmıştı. Mı­sır gibi Libya ve öteki Arap ülkeleri de İngiltere, Fransa ve İtal­ya vb. Avrupa ülkelerinin destekleriyle Osmanlı’ya karşı baş­kaldırmaya girişmişlerdi.

1683′teki İkinci Viyana Kuşatması sonrasında 1774 barış antlaşmasıyla Karadeniz Kıyılarına yerleşen Rusların Çarı I. Nikolay’ın ilk kez 1853′te St. Petersburg’da İngiliz büyükelçi­siyle yaptığı bir görüşmede kullandığı “Avrupa ‘nın Hasta Ada­mı” deyimi doğrultusunda Osmanlı İmparatorluğu topraklarının paylaşılması planları, Birinci Dünya Savaşı süresince de sürdü­rülmüş, savaş sonrasında Osmanlı yönetimine Sevres Antlaşma­sı (10 Ağustos 1920) imzalatılmıştı.

Yunan ordusunun Anadolu’ya çıkması, bunun yanı sıra İs­tanbul’un ve Anadolu’nun birçok bölgesinin İngiliz, Fransız, İtalyan askeri güçlerince işgal edilmesi üzerine, Osmanlı İmpa­ratorluğu’ nu oluşturan neredeyse bütün halklar ulusal devletle­rini kurduklarında, kendi devletini kurmak üzere Türk ulusuna Orta ve Kuzey Anadolu’da küçük bir toprak parçasından başka yer kalmamış olacaktı. Ama Mustafâ Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde Ulusal Andını (Misak-ı Milli) dosta düşmana dudurarak, olabilecek en olumsuz koşullarda Kurtuluş Savaşı1 na girişen Türkiye, hasta adamın yok oluşu yerine, Balkan Sava- şı’nın, Birinci Dünya Savaşı’nın, Kurtuluş Savaşı’nın ölümcül koşullarından, olağanüstü bir silkinmeyle, sanki “deri değiştire­rek”, sanki “yeniden doğarak” ilkeli, çağdaş, laik ve demokra­tik, güçlü bir ulusal devlet olarak çıkmayı başarmıştır. Bugün 2000 yılına girerken eski Osmanlı Mülkü üzerinde bulunan Gü­neydoğu Avrupa, Batı Asya ve Kuzey Afrika’da toplam 28 ba­ğımsız devletin içinde en güçlü, bağımsız ve merkez ülke nite­liklerine sahip olanı kuşkusuz yalnızca Türkiye Cumhuriye- //’dir.7 Bu devletlerin birçoğu bugün bile gelişmekte olan ülke konumunda olup, bir bölümü uygarlık yolunda ekinsel, yöne­timsel, dinsel ya da yapısal sorunlarını çözememiş durumda bulunmakla, bir bölümü terörizmle iç içe, bir bölümü de böl­gesel savaş ya da gerilim koşulları altında yaşamakla birlikte, eski Osmanlı ülkelerinin hemen hepsi, ulusal dilleri ve ekinsel kimlikleriyle birer ulusal devlet konumundadırlar. Bunlar ara­sında anadilleri (ve resmi dilleri) Arapça olanlar bu dili yeryü­zünde Birleşmiş Milletlerdin resmi dilleri olarak kullanılan 6 u- luslararası dilden biri olarak benimsetmeyi bile başarabilmiş­lerdir.

Birinci Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Klacaristan İmpa­ratorluğunun yıkılışının ardından ortaya çıkan ulusal devletlerin çoğu bugün gelişmiş birer Orta Avrupa ülkesi görüntüsüne sa­hiptirler. Avusturya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya, bir bölümüyle Hırvatistan olarak tanıdığımız bu ülke­lerin hepsi, nüfusları 3-10 milyon kişi arasında değişen küçük ulusal devletlerdir.

Ulusal devletlerin XX. yy’ın ikinci yarısında bağımsızlık­larını kazanan çok büyük bölümü ise, İkinci Dünya Savaşı son­rasında ortaya çıkan iki üstün güç (ABD ve SSCB) dolayısıyla 45 yıl süren soğuk savaş döneminde “iki kutuplu dünya” (Batı ve Doğu) olarak adlandırılan topludurumda Üçüncü Dünya’mn çoğunluğunu oluşturan yoksul Asya ve Afrika ülkeleridir. Bu sürecin, Atatürk’ün Batılı emperyalist güçler karşısında kazan­dığı Kurtuluş Savaşı’nın, Asya ve Afrika’nın “mazlum millet- lerFince örnek alınarak yürütülmüş bir başkaldırı ve uluslaşma savaşı olarak değerlendirildiğine de birçok yerde tanık olmu­şuzdur. Hindistan’ın (ve Pakistan’ın) 1947′de İngiltere’den ba­ğımsızlığını kazanmasıyla ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1949′da kurulmasıyla başlayan bu süreç, 1960′lardan sonra İn­giliz, Fransız, Belçika, Hollanda sömürge imparatorluklarının dağılması ya da kısmen ekonomik etki bölgelerine, kısmen de yeni-sömürgeciliğe dönüşmesiyle sonuçlanmıştır. Böylece Pasi­fik’teki, Hint Okyanusundaki küçük ada devletlerinden, Atlas Okyanusu’nun Antiller bölgesinde yer alan ada devletlerine de­ğin sayabileceğimiz birçok küçük “ulusal” devletle, Birleşmiş Milletlerce üye ülke sayısı XX. yy sonunda yaklaşık olarak 200′ü bulmuştur.

Kaynak : Yabancı Dille Öğretim: Türkiye’nin Büyük Yanılgısı, Aydın Köksal, (Öğretmen Dünyası)

Yorum Yaz