Bedbaht Cem’in gönül merhemleri
Osmanlılar hüküm sürerken saltanattan yüzlerce şehzade gelip geçmiştir. Bazıları padişah olmasına rağmen Cem Sultan kadar ilgi çekmemişler, gönüllerde taht kuramamışlardır. Gönüllerin ve kalplerin sultanı olan Cem; hayatm sillesini daha beşikte yemişti. Doğduğunda babası Fatih’ten pek yüz bulamayan şehzade; daha sonra onun gözüne girecek, diğer kardeşleri Mustafa ve Bayezidfe tercih bile edilecektir.
Cem’in macerası Fatih’in ölümü ile başladı. Babasmm ölüm haberini geç alan, nice entrikaların kurbanı olup İstanbul’a gelemeyen Cem, çeşitli nedenlerle alamadığı Osmanlı tahtını isyan yolu ile almaya kalkıştı ise de, talihi kendisine yâr olmadı. Vatanını ve ailesini terk ederek yâd ellere sığındı.
Once Rodos’a sığındı. Sonra Fransa’ya gönderilerek ülkeden ülkeye, şatodan şatoya sürülen, tam bir sürgün ve hapis hayatı yaşayan talihsiz Cem; vatan ve evlat hasreti ile kavruia kavrula yanarak genç yaşta italya’da öldü.
Papa ve Fransa’nın Haçlı seferleri karşılığında kendisine sunulacak olan Osmanlı padişahlığını da elinin tersiyle iten Cem, sonunda ahlaksız Papa Aleksandr Borciya tarafından büyük bir ihtimalle zehirlenerek öldürülmüştür.
25 Şubat 1495′te Napoli’de ölen, dirisi bir yana, ölüsü bile paylaşilamayan Cem’in naşı beş bin altın karşılığında satın alınarak 3 yıl, 11 ay, 4 gün sonra Türkiye’ye getirilip Bursa’da toprağa verilmiştin
Rodos Adası’na sığındığına bin pişman olan, vücudundan, Türklük ve islamiyet adına faydalanılmak istenen Cem, ne Türklüğünden ne de dininden son nefesine kadar ödün vermemiştir
Uzun esaret hayatında Cem’in, aile-vatan hasretini birazcık olsun unutturan gönlünü kaptırdığı birkaç sevgilisi de olmuştur.
Cem’i tanıyan çağdaşı Avrupalı tarihçiler onun güzelliği, hazır cevaplılığı, zekâsı ve haşmetli tavırlarıyla kadınların ve genç kızların gönlünü kolayca çaldığını anlatmakta geç kalmamışlar, bu hususta romanlar bile yazmışlardır.
Cem, Rodos adasından Fransa’ya getirildiğinde yaklaşık dört ay Nice (Nis)’de kalır. Davetler, ziyafetler, gezintiler birbirini izler.
Dört ay yaşadığı Nice’de yeni bir hayat ile karşılaştığı için avunuyor, eğleniyor ve biraz olsun yalnızlığını unutmaya çalışıyordu.
Nice’nin güzel manzarası, sokaklarında dolaşan güzeller, şehzadenin şairane duygularını tahrik ediyor ve Nice için dudaklarından şu mısralar dökülüyordu:
“Acaib şehr imiş bu şehr-i Nice (Nis)
Ki kalur yanma her kişi Nitse”
Cem’in ölümüne kadar yanmda bulunan ve hayatmı roman-laştıran can dostu Haydar Bey de Nice’yi şöyle tasvir ediyor:
“Nice (Nis), derya (deniz) kenarında bir şehir idi. Kadın ve erkek güzelleri ve bahçeleri çok idi. Kadınların ve genç kızların boyun, kulak, göğüs açıktı…”
Nice kentinin güzeli bol, eğlencesi boldur ama Cem, ölesiye mahzundur. Geride bırakmak zorunda kaldığı üç yaşındaki oğlu Oğuz Han, yakın dostu ve lalası Gedik Ahmet Paşa ve ona bağlı daha birçok yüksek görevlinin Sultan Bayezid’in emriyle boğulduğunu öğrenince dünyası bir kez daha karardı.
Vatan ve aile hasreti yanında çok sevdiği oğlu Oğuzhan’ın feci akıbeti ciğerini dağladı. Gözyaşları sel olan Cem, babalık duygularını, evlat hasretini, ıstırabını mersiyelere döküyor, feleğe söyle kahrediyordu:
“Salalıdan beni girdâb-ı Frengistan’a sen Gözlerimden kanlı yaş derya gibi akar felek Dökmedi Yakup ben denli gözünden kanlı yaş Çekmedi ben çektiğim zulmetde iskender Felek Işidelden Şahoğuz Han’ın şehid olduğunu Derd ile oldu Frengistan’da Cem mecnun felek Ağlamaktan ol ciğer-guşem firakından müdâm Kare kare kanlara boyandı bahristan felek…”
Çok geçmeden, Nice ve civarında veba salgını çıkar. Salgın kent yaşamını altüst eder. Şövalyeler bir an önce Cem’i tehlikeli bölgeden çıkartmak isterler. Kendi Avrupa’da, ama gönlü (ruhu) yurdunda olan mahzun ve Rodos şövalyelerinin elinde gerçek bir tutsak olan Cem Sultan için garip yolculuklar tekrar başlar.
Önce Savua dukalığının merkezi Chambery’ye (Şamberi), sonra yalçın bir kaya üzerinde bulunan Ruşşmar’a ve sonra da daha yaşanır bir yer olan Sassenaj Şatosu’na getirilir.
Sassenaj Şatosu’nun senyörü Baron Jacques (Jak)’tı. Hem zengin hem de çok kibardı. Cem şatoya getirildiğinden itibaren kendisine nazikâne muamelede bulunuyor, hürmet gösteriyordu. Kızlarından biri olan “Phillipine Heleni” de Cem’in hizmetine vermişti. Küçük ağızlı, beyaz tenli, ela gözlü, sevimli bakışlı, şuh ve şen kız, ilk gördüğü andan itibaren Cem’i büyülemiş ve kalbinde kapanması imkânsız derin bir yara açmıştır. Belki de Cem’in esaret hayatında tek teselli kaynağı bu yeni aşkı olmuştur.
Cem’in bütün düşüncesi Elen’di. Onun gelmesini dört gözle bekliyor, onunla geçen saatleri hayatının en mesut dakikaları addediyordu. Kızın gelişini müjdelerle karşılıyor, Ölmüş vücuduna yeniden hayat geliyordu. Bu aşkını şu cümlelerle ifade etmeye çalışıyordu: “Müjde ey can kim canan gelir Şad ol ey ten ölmüş iken can gelir11
Cemle Elen’in aşkı, o civann mahallî an’anelerine bile intikal ederek asırlarca sonra toplanıp tarihî bir romana mevzu oldu. On yedinci asırda Guy Allard isimli bir müellif, “Zizimi Prince Otto-man Amoureux de Philippine-Helene de Sassenage” adıyla bir tarihî roman neşretmiştir. O zamanlardan kalma vekâyîhameler gizli aşkın bir meyve verdiğini, doğan erkek çocuğun güzel Phillipi-ne tarafından büyütüldüğünü ve daha sonra bu oğlanın asil aileden bir kızla evlendiğini yazmaktadır.
Cem, Elenin yardımı ile şatodan kaçmaya teşebbüs ettiyse de muvaffak olamadı. Bunun üzerine buradan alınarak Limoges civarındaki Bourganeuf Şatosu’na getirildi; kalenin en yüksek burcu olan Lastic burcuna hapsedildi.
Bourganeuf ta Cem için özel bir kule şato yapımı sürüyordu. Cem’i kaçırıp kendi hesabına bir koz olarak kullanmak isteyen Avrupalı dükler, krallar adeta sıraya girmişlerdi.
Paris’in Eyfel Kulesi gibi, Bourganeuf kasabasının simgesi olacak “Zizim (Cem) Kulesi” 1486′da tamamlandı. Cem, bugün hâlâ adıyla anılan yeni yerine geçebildi. Gün geçtikçe azalmasına rağmen gene de debdebeli hazinesi, muhteşem giysileri ve silahlan, yakın dostu iki ağa, bir imam ve yirmi hizmetkârla kuleye yerleştirildi.
Bourganeuf Şatosu’nun sorumlusu Şövalye Guy de Blanche* fort’un ürkek bakışlı, sapsarı saçlı, güzel kızkadeşi Marie de Blan-chefort, beklenmedik tutsak misafir, yakışıklı Osmanlı şehzadesine ilk görüşte vurulmuştu. Cem de ilgisiz kalmamıştı. Hüzün do* lu sürgün şiirlerine Marie’yi de katıyor, Bourganeuf ormanlarında at gezintilerinin doyumsuz tadını alarak birazcık olsun avunmaya çalışıyordu.
Cem’e vurulan sadece Marie değildi. Onun Rum cariyesi Al-meida da Cem’e tutulmuştu. Cem’e en zor günlerinde teselli veren, tahtı ele geçirme umudunun alevini sürekli tutan bu Akdenizli dilber kölenin gönlünü kıskançlık ateşi yakıp kavuruyordu.
Almeida’nın gözünü kin bürümüştü. Marie, Cem’i görmeye geldiğinde bu işe son verecekti. Almeida silah yerine diğerleri gibi zehir yolunu seçti. Soylu Fransız güzeli Marie, Cem’in sadık hizmetkârı Almeida’nın kendisine sunduğu buz gibi soğuk şerbeti, içinde öldürücü zehir olduğunu bilmeden içti ve birkaç gün sonra da oluverdi.
Almeida rakibesini ortadan kaldırmış ama bir türlü Cem’i kendine bağlayamamıştı. Cem, Marie’nin ölümüne çok üzülmüştü. Almeida’nın kıskançlık nöbetleri yeniden tuttu ve hayatının en büyük hatasını yaptı: Cem’e Marie’yi kendisinin zehirlediğini anlattı. Marie’yi sevmiş olan Cem’in kızgınlığı ve hiddeti kulenin duvarlarında yankılanıyordu.
Bu itiraftan sonra Cem’in kendisine yüz vemıek şöyle dursun, ondan nefret edip yanından uzaklaştırması Almeida’yı daha da çıldırttı. Tüm vücudu hıçkırıklarla sarsıldı, gözyaşlan sel gibi aktı.
Cem’i kimseyle paylaşmak istemeyen Almeida, kulenin demir parmaklı penceresinden bir süre dışarıyı süzdükten sonra kendisini sağlam bir iple astı.
Bugün bile Bourganeuf u ziyaret edenlere kulenin üst katındaki bu pencereyi gösterirler. “La fenetre de L’etrangere (Yabancı güzelin penceresi).”
Talihsiz Cem’in macerası burada bitmiyordu. Uzun pazarlıkların ardından Papa Sekizinci Innocent’e teslimine karar verilmesinden sonra, Bourganeuf tan yola çıkarıldı. 13 Mart 1489′da Roma’ya gelen Cem, Papa tarafından muhteşem bir merasimle karşılanarak Vatikan Sarayı’na yerleştirildi.
Cem, Papa’nın sarayında üç yıl yaşadı. Nihayet Sekizinci In-nocent ağır hastalanınca Saint Ange (Sent Anj) şatosuna hapsedildi. Altmış yaşında ölünce yerine Papa seçilen Altıncı Alek-sandr Borcia, onu tekrar Vatikan’a getirdi. Cem, Papa Innoccnt zamanında bulamadığı serbestliği şimdi bulmuş oluyordu.
Papa’nın oğullarından, 19 yaşında bulunan Gandia Dukası Don Juan Cem’le gayet samimi dost olmuştu. Cem Don Juan’la ekseriya ata biner, gezmeye çıkarlardı. Hatta bu gezintilere bazen Papa’nın kendisi de katılırdı.
Yeni Papa, ahlaksızlıkta diğerlerinden aşağı kalmayan bir cani idi. Rakiplerini Tofana suyu denilen bir zehirle birer ikişer or-tadan kaldınp papalığa yükselmişti. Kızı Lukressia Borcia ise, İtalya’nın en güzel ve en cazip kadını olarak şöhret kazanmıştı.
Cem’i görür görmez hayran ve âşık olan Lukressia, Cem’in İtalya’dan Fransa Kralına teslim edilişine kadar yanından aynl-madı…
Kaynak: Tarihi aşklar ve mektuplar-Muammer Yılmaz

Aralık 8th, 2010 10:24
BEN 45 YILDIR HOLLANDA’DA YASIYORUM VE ‘CEM SULTAN ‘
ASIGIYIM.
BU YAZIYI COK ILGINC BULDUM . YAZI, BANA BIRSEYLER OGRETTI.
YAZIYI BURAYA KOYANA VE ARASTIRMAYI YAPANA[ MUAMMER- YILAMZ] BEY EFENDIYE COK COK TESEKKURLER.
TARIHIMIZLE ILGILI ARASTIRMALARININ DEVAM ETMESINI TEMENNI EDERIM.
DAHA OCE YAZDIGIMI SANMIYORUM!!!