Kanuni’nin son aşkı
Milletlere kös dinletip ayak öptüren, muhteşem Osmanlı’yı zaferden zafere koşturan, Türk Asrı’nın Sultam Kanunî Sultan Süleyman; büyük bir aşkla sevdiği Hurrem Sultan vefat ettiği zaman altmış üç yaşında bulunuyordu. Yaşadığı maddî ve manevî meşekkatlerle dolu hayat onu ister istemez çökertmişti.
Kanunî ölesiye sevip saydığı Hurrem Sultan’a ömrü boyunca bağlı kalmış, başka bir ilişkiye girmemişti. Hurrem’in ölümünden sonra kendisini çok yalnız hissetmeye başlamıştı. Oysa haremde-ki yüzlerce genç ve güzel kadın, bir gecelik olsun Hurrem’in yerini almaya can atıyordu.
Kanunî, bir süre sonra onlarla iltifata başladı. Bir gün kâhya kadınla birlikte cariyelerin bulunduğu daireye gitti ve bunlar arasında uçuk san, gri gözlü, pembe beyaz pek güzel bir kız gördü. Onu çok beğenmişti. Kimbilir hangi diyar ve hangi iklimden kopup Osmanlı sarayına gelmiş olan bu yeni açmış gül, henüz onal-tı yaşmda idi. Saraya on bir yıl önce alınmış ve mükemmel bir şekilde terbiye edilip yetiştirilmişti. Yüzünde çok tatlı bir pembelik bulunduğu için adını Gülfâm (Gülrengi) koymuşlardı.
Gülfâm, kusursuz bir güzel olduğu gibi, son derece uysal ve iyi huylu idi. Bu yüzden harem dairesinde kendisini herkese sevdir miş bulunuyordu. I
Gülfâm, büyük ustalıkla gergef işlerdi. Meydana getirdiği eserler, çok zarif ve güzeldi. Bunlar, usta bir ressamın elinden çıkmış yağlı boya tablolara benzerlerdi. Üstelik bunları örneklere bakarak yapmaz, hayalinden icad ederdi.
Gülfâm’ın haremde bir şöhreti de vardı: Sofuluk. Beş vakit namazını ve Ramazan orucunu bir özrü olmadan bıraktığını gören olmamıştı. Bunun dışında, boş zamanlarında nafile namazlan kılar ve üç aylar oruçlarını tutardı.
Kanunî’nin kendisini çok beğendiğini duyunca büyük bir hayrete kapıldı. Hatta, biraz ürktü. Böyle bir şey, aklına hiç gelmezdi. Bununla beraber, tabiatın ve esirliğin kendisine yüklediği görevi elinden geldiği kadar yerine getirdi. Ertesi gün ise, Kanunî kendisine, kırmızı atlas bir kese içinde beş yüz altın gönderdi. Bu, mevcut geleneklerin çok üstünde bir ihsandı. Genç kadın şaşırdı. Parayı ne yapacağını bilmedi, ihtiyar kalfaya danıştı. Onu öz kızı gibi seven yaşlı kadın:
- Sakla, dedi. Başka ihsan ve hediyeler de gelir. Saadetlû Hünkâr seni ziyade beğenmişler ki böyle büyük peşkeşte bulundular. Bunları biriktir. Sofu, Müslüman kızsın, ileride hayrat yaparsın, namın yaşar ve iki cihanda aziz olursun…
Artık hasekiler arasına girmiş olan Gülfâm, böyle yapmaya başladı. Şimdi, hayalinde bir cami yaşıyordu.
Kanunî, pek beğenip sevdiği Gülfâm’a iki nöbet vermişti, ihsanların miktarı ise gittikçe artıyordu. Gülfâm, buna güvenerek Üsküdar’da bir cami inşasına başlattı. Yanında bir de ilkokul olacak ve semtin çocukları burada okuyacaklardı. Ancak, kısa zamanda bu işin tahmininden çok masraflı olduğunu anladı. Bir süre sonra elindeki hazır para tükendi. Bunun üzerine Kanunî’nin hediyesi olan mücevherleri sattırdı. Bunların bedeli de harcanınca artık el ve avuçta bir şeyi kalmadı. Ancak nöbetlerinden sonra padişahın sunduğu hediyeleri bu işe harcıyor, bu durum ise yapının çok yavaş ilerlemesine sebep oluyordu. Hasekiler arasında uzun boylu, levend endamlı, beyaz tenli,
simsiyah saçlı ve simsiyah gözlü, çarpıcı bir güzelliği olan Simen-
dam, Gülfâm’ı pek kıskanırdı. Bu ateşli Gürcü dilberi, güzellikte
kendisini çok daha üstün bulur, buna rağmen Gülfâm’ın iki nöbet sahibi olmasını bir türlü çekemezdi. Ona bu yüzden ölesiye düşmandı; ancak, bu duygusunu hiç belli etmemeye çalışırdı. Bütün korkusu, Gülfâm’ın Kanunî’den bir çocuk sahibi olması ve böylece kadınefendi, haseki sultan derecesine yükselmesiydi.
Gülfâm, bu sırada çaresizlik içinde bocalıyordu, işçilerin işi bırakmak üzere olduklannı duymuştu. Bu ise, hem şimdiye kadar olan emeklerinin boşa gitmesi hem de bütün hayallerinin yıkılması demekti. Bunun üzerine borç para aramaya başladı. Başvurduğu hasekiler, bu isteği reddettiler. Yalnız, onu gözden düşürmek ve mahvetmek isteyen Simendam:
- Ben veririm, dedi. Hem de borç değil… Sana bağışım olsun. Ancak, bir gece nöbetini bana terk et.
Gülfâm, bu teklifi evvela şiddetle reddetti. Fakat günler geçip çaresizliği artınca yavaş yavaş razı oldu. Bununla beraber, onu düşündüren başka bir mesele daha vardı: Kanunî sorarsa ne diyecekti?
Simendam, bunun çaresini de buldu:
- Özrü vardı derim, nereden bilecek?
Gülfâm buna razı oldu ve rakîbesinin saydığı çil çil altınlan, zülüflü baltacılar kethüdası ile yapı için yolladı.
Kanuni S. Süleyman, o gece Gülfâm’ı özlemle beklemekteydi. Lakin, onun yerine Simendam çıkagelmişti. Bu, olacak iş değildi. Bir cariyenin özrü olsa, nöbete ondan sonra gelen girerdi. Simendam ise, sırasını yeni savmıştı.
- Gülfâm nerede ve sen neden geldin, diye sordu.
Genç ve muhteris kadın, kararlaştmlan mazereti ileri süreceğine:
- Gülfâm nöbeti bana verdi, dedi. Kanunî, büsbütün şaşırdı:
- Nöbetini niye sana verir? Rahatsız mı? I Hayır.
- iki nöbetten hazzetmezdi. Ben ise Efendimize müştak (özleyen) idim. Kendisi akça canlısı olup nöbetini bana sattı.
Kanunî, büyük bir hiddetin bütün benliğini sardığını hissetti. Demek ki bu küstah cariye, bu esir parçası, bütün iltifatlarına rağmen nankörlük etmiş ve şah-ı cihanın visalini paraya değişmişti. Burnundan soluyarak sordu:
- Kendisine ne kadar verdin?
- Bin altın… Fazlası yoktu. Ama, isterse bu gece için canımı bile verirdim.
Kanunî:
- Sen dahi git, bu gece kimseyi istemem, dedi.
Sonra, kızlarağasını çağırtıp Gülfâm’ın hemen bir odaya hapsini ve bu işin doğru olup olmadığının araştırılmasını istedi. Ama, gelen haberler Simendam’ın söylediklerini doğru çıkardı.
Kanunî, derhal emir verdi:
- Bizim firâşımızı satan veya değiştirenden hayır yoktur. Boğulsun.
Kanunî’nin emirlerini münakaşaya imkân yoktu. Biraz sonra iki harem ağası genç kadının bulunduğu odaya girdiler:
- Hakkınızda ferman-ı kaza var sultanım. Hemen tövbe istiğfar eyleyin.
Genç kadın, darbenin nereden geldiğini anlamıştı; ancak kendisini savunmanın faydasız olduğunu da biliyordu.
- Yatsı namazını kılmadım, vakit geçmeden müsaade var mı, diye sordu.
Onun ne derece sofu olduğunu bilen ağalar, bu isteğini kırmadılar:
- Öyle olmalı… Ama tizce davranıp yalnız farz ile iktifa buyurun.
Gülfâm, çabucak abdest alıp yatsı namazının dört rekât farzını kıldı. Sakin, sessiz fakat mahzundu. Mahzunluğunun sebebi,
caminin yarım kalması idi. Ağalara döndü:
- Her neye memur iseniz yerine getirin. Ancak, bir vasiyetim var. Saadetlü Hünkâr’ın mübarek ayak tozlanna yüzümü sürerim. Üsküdar’da başlayan camii yanm bırakmayıp beni mezarımda da mahzun komasınlar. Buna karşılık ben dahi cümle hakkımı helal ettim.
Bir an için gözlerinin önünde, ormandaki kulübe, saçlarını okşayan ılık ana eli, kendisini kuvvetli kollanyla kaldıran babası canlandı. Aynı anda harem ağalan kemendi boynuna doladılar. Bir kuş gibi çırpındı, sonra hareketsiz kaldı.
Durum usulen Kanunîye haber verildi. Bunu arz ederken kızlarağası:
- Bir vasiyeti dahi olmuş. Hizmeti ifa eden ağa kullarına, “Saadetlü hünkârm mübarek ayak tozlanna yüzümü sürerim. Üsküdar’da başlayan camiimi yarım bırakmayıp beni mezarımda da mahzun komasınlar. Buna karşılık ben dahi cümle hakkımı helal ettim” demiş, dedi.
Hiddeti esasen geçmiş ve verdiği pek sert emirden pişman olmuş bulunan Kanunî, bu işle ilgilendi:
- Hangi cami?
i Merhume, Üsküdar’da bir cami ve mektep yaptırmaya başlayıp akçası kafi gelmemiş.
Kanunî’nin gözleri yavaş yavaş açılıyordu. Bu bahsi kızlarağa-sıyia daha fazla konuşmak istemediği için ertesi günü harem kethüdasını çağırttı. Kethüda kadın, kendi bildiklerini ve kalfadan duyduklannı Kanunî’ye dosdoğru anlattı:
- Merhume gayet sofu ve ibadete mübtela idi. Cümle padişahımız ihsanlarıyla Üsküdar’da bir cami-i şerif ve mektep inşasına başlatıp Zülüflü Baltacılar Kethüdası kulunuzu nazır tayin eylemiş. Ama, akça yetmediğinden mustarip olup hayratı yarım kalmasın diye borç almış.
- Kimden?
- Simendamfdan padişahım…
Kanunî, o zaman meseleyi anlar gibi oldu. Demek Simendam kendisine yalan söylemiş, haksız yere Gülfâm’ı kötülemişti. Bunda, bir kadın rekabeti olduğu sezilmekteydi. Bu işe kendisinin alet edilmiş olması ise, Kanunînin aynca ağırına gitmişti.
Kethüda kadın devam etti;
- Cümle hasekilerden borç isteyip kimse vermemiş, ama Si* mendam vermiş. Kanunî, bunun üzerine yeniden küplere bindi. Hemen verdiği emir üzerine Simendam sorguya çekildi. Önce her şeyi inkâr ettiyse de sıkıştırılınca olayı itiraf etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine o gece boynuna taş bağlanıp Kızkulesi önünden denize atıldı. Kanunî, Gülfâm’ın uğradığı akıbetten çok müteessir olmuş, hatta pişmanlığından ağlamıştı. Aslında Hurrem’den sonra kalbine girebilen tek kadın oydu. Derhal Hassa Mimarbaşısı Sinan’a emredip cami ve mektebi tamamlattı. Bütün masrafı kendi cebinden vererek Gülfâm’ın, henüz on sekizinci baharında soldurduğu bu pembe gülün ruhuna mevlûdler okutmuş, hayatının devamı için Macaristan’da zengin vakıflar kurup gelirini buna tahsis etmişti. Gülfâm, camiinin yanma gömülmüş ve yine Kanunînin emriyle mezarının üstüne bir türbe yapılmıştır.
Gülfâm gömüldükten sonra mezarına bir hafta her gece üst üste nur indiği ağızdan ağıza söylenmiş ve civar halkı tarafından ermişlerden sayılmıştır. Kim bir haksızlığa uğrar ve derdini anlatamazsa, işinin düzelmesi için onun ruhuna bir Yasin adardı.
Sarayda Gülfâm için en çok kalfa kadın gözyaşı dökmüştü. Kırk gün sonra rüyasında gördü. Yeşil elbiseler içinde idi. Boynunda bir ip, elinde bir Kur’an-ı Kerim, öbür elinde ise teşbih vardı. Yüzünden fışkıran nur, gözleri kamaştırıyordu. Ulu ağaçlı bir ormanda, bir oduncu kulübesinin önünde idi. Teşbih tutan elini, kendisine hayran hayran bakan genç bir kadınla, genç bir erkeğe doğru uzatmıştı.
Kalfa kadın bu rüyayı önüne gelene anlattı. Artık gece-gündüz bunu anlatıyor, başka söz bilmiyordu. Nihayet Kanunîye arz ettiler:
“Zihnine bir miktar hafiflik gelmiştir, haremde kalması caiz
değildir” diyerek Süleymaniye Darü’ş-şifasına (Şifa yurduna) kal’ dırılmasma izin aldılar.
Sonra, bu macera da diğerleri gibi unutulup gitti. Kalfa kadın ise şifa yurdunda uzun yıllar yaşadı ve hikâyesini orada bulunan herkese bıkıp usanmadan anlattı. Ancak, bulunduğu bölümdeki akıl hastaları onu boş gözlerle dinliyor ve çok zaman gülüp geçiyorlardı.
Kaynak: Tarihi aşklar ve mektuplar-Muammer Yılmaz

Mayıs 29th, 2010 01:01
İnsan hayatı bu kadar ucuz mu?Kanuninin ağaçlara zarar veren karıncaları öldürtmediği iddia edilir.Bu kadar Allahtan korktuğu iddia edilen bir adam nasıl bu kadar kolay ve pervasızca bir insanı yok edebilir?
Mayıs 30th, 2010 20:46
Selamun Aleykum … Bir İnsan Hayatının Bu Kadar Ucuz Olmadığığı Doğru. Ama Osmanlı Tarihinin Bu Kadar Ucuz Çamur Atıldığı Daha Büyük Bir Doğru ..